10 Ağu 2008

Aşk ve Hayat

Sevgili babamdan gelmiş bir hikaye. Okuyunuz:


Kocam bir mühendisti. Onunla sâkin tabiatını sevdiğim için evlenmiştim. Bu sâkin adamın göğsüne başımı koymak içimi nasıl da ısıtırdı Yarabbi!

Gel gör ki iki yıl nişanlılık ve beş yıl evlilikten sonra bu sâkinlik beni yormaya başlamıştı. Eşimin -bir zamanlar çok sevdiğim- bu özelliği artık beni huzursuz ediyordu.

İş ilişkiye gelince oldukça içli, hattâ aşırı hassas bir kadınım. Romantik anlara, küçük bir çocuğun şekere düşkünlüğü gibi can atıyorum. Oysa kocamın sakinliği, başka bir deyişle vurdum duymazlığı, evliliğimize romantizm katmaması beni aşktan almış, uzaklaştırmıştı.

Sonunda kararımı ona da açıkladım: boşanmak istiyordum. Şaşkınlıktan gözleri açılarak 'niye?' diye sordu. 'Gerçekten belli bir sebebi yok' dedim, 'sadece yoruldum.'
Bütün gece ağzını bıçak açmadı. Düşünüyordu. Bu hâli ise hayal kırıklığımı daha da artırmaktan başka bir işe yaramıyordu: işte, sıkıntısını dışarı vurmaktan bile aciz bir adamla evliydim. Ondan ne bekleyebilirdim ki!

Sonunda sordu: 'seni caydırmak için ne yapabilirim?'
Demek ki söyledikleri doğruydu: insanların mizacı asla değiştirilemiyordu. Son inanç kırıntılarım da kaybolmuştu. 'İşte mesele tam da bu' dedim. 'Sorunun cevabını kendin bulup kalbimi ikna edebilirsen kararımdan vazgeçebilirim.'
'Diyelim dağın tepesinde bir uçurum kenarında bir çiçek var. O çiçeği benim için koparmak, düşüp vücudunun bütün kemiklerinin kırılmasına, hattâ ölümüne mâl'olacak. Bunu benim için yapar mısın?'

Yüzümü dikkatle inceledi ve 'Sana bunun cevabını yarın vereceğim' dedi. Bu cevapla son ümidim de yok olmuştu.

Ertesi sabah uyandığımda evde yoktu. Boş bir süt şişesini mutfak masasının üzerine koymuş, altına da bir not bırakmıştı.
'Sevgilim' diye başlıyordu,
'O çiçeği senin için koparmazdım' Kalbim yine kırılmıştı. Okumaya devam ettim.

'Çünkü her zaman yaptığın gibi bilgisayarın altını üstüne getirip çökerttikten sonra monitörün önünde ağladığında, onu tekrar düzeltebilmem için ellerime ihtiyacım var.'

'Anahtarları her zaman evde unuttuğunu bildiğimden, senden önce eve varabilmem üzere koşmam gerektiğinden bacaklarıma ihtiyacım var.'

'Arabayı kullanmayı çok sevdiğin halde şehirde hep yolu kaybettiğinden, yolu gösterebilmem için gözlerime ihtiyacım var.'

'<Sâdık arkadaşın>ın her ayki ziyaretinde sebep olduğu, karnındaki krampları rahatlatabilmem için avuçlarıma ihtiyacım var.'

'Evde oturmayı sevdiğinden, içe kapanıklığını dağıtmak, can sıkıntını hafifletmek üzere sana şakalar yapabilmem, hikâyeler anlatabilmem için ağzıma ihtiyacım var.'

'Sabahtan akşama kadar bilgisayara bakmaktan gözlerinin bozulması kaçınılmaz olduğundan, yaşlandığımızda tırnaklarını kesebilmem, saçlarında -görülmesini istemediğin- beyaz telleri ayıklayabilmem, merdivenlerden aşağı inerken elini tutabilmem, çiçeklerin renginin - gençliğinde senin yüzünün rengi gibi olduğunu söyleyebilmem için gözlerime ihtiyacım var.'

'Ama seni benden daha fazla seven biri varsa, evet o uçuruma gidip, o çiçeği senin için koparırım bir tanem.'


Baktım, mektuptaki yazının mürekkepleri yer yer dağılıyordu. Göz yaşlarım mektuba düşüyordu.

'Mektubu okuduysan ve kalbin ikna olduysa lüften kapıyı aç canım. Çok sevdiğin susamlı ekmek ve taze sütle kapıda bekliyorum.'

Koşarak kapıyı açtım. Endişeli bir yüzle ve ellerinde sıkıca tuttuğu susamlı ekmek ve sütle kapının önündeydi.

Artık çok iyi biliyordum: beni ondan daha çok kimse sevemezdi. O çiçeği uçurumun kenarında bırakmaya karar verdim.

Bu gerçek aşktı.

İlk yıllardaki heyecanlar içinde görmeye alıştığımız aşkın, seneler sonra o heyecanlar kaybolup gittiğinde, huzur ve durgunluk içinde de hep var olmaya devam ettiğini göremeyebiliyoruz.

Oysa aşk hep vardır. Belki artık heyecansız, belki artık romantik değil... Belki sıkıcı, tekdüze, hatta belki yüzsüz... Ama hep oralarda bir yerdedir.

Çiçekler ve romantik dakikalar ilişkinin başlaması için elbette gereklidir. Bir zaman sonra bunlar gitse de gerçek aşkın sütunu ebedi kalır.

Hayat tam da böyle bir şeydir.


Teşekkür ederim Babam, bu güzel ders için :)

24 Tem 2008

her yazılımcının bilmesi gereken 10 kavram

Bildirgeç'te yenice yayınlanmış olan bir yazıyı rss-paylaşılanlar listemde de görebilirsiniz. Kendimi yazılım geliştirme konusunda ortalama üstü bir ilgi düzeyine sahip olarak gördüğüm için bu liste dikkatimi çekti.

1. Arayüzler (Interfaces)
2. Kurallar ve Şablonlar (Conventions and Templates)
3. Katmanlı Mimari (Layering)
4. Algoritmik Karmaşıklık Seviyesi (Algorithmic Complexity)
5. Hızlı İşlem için Kodlama (Hashing)
6. Ön bellek Kullanımı (Caching)
7. Eş Zamanlılık (Concurrency, Multithreading)
8. İşi Bölerek Birçok Bilgisayara Yaptırma (Cloud Computing)
9. Güvenlik (Security)
10. İlişkilsel Veritabanları (Relational Databases)


Anlaşılan daha çok şey öğrenmem gerekecek. İşin ilginç gelen tarafı, uzmanlık alanım olmasa da bu konularla uğraşmak hoşuma gidiyor ve bu öğrendiklerim sanki birgün işime yarayacakmış gibi geliyor.

Yazının orjinaline buradan ulaşabilirsiniz.

9 Haz 2008

vefalı kablosuz hafıza kartı



Yeni gördüğüm bir haberde geçen yıl Kasım ayında bahsetmiş olduğum kablosuz hafıza kartını kullanan bir turistin başına gelenlerden bahsedilmiş. Turistin fotoğraf makinasını çalan hırsızları yakalatan kahraman SD kart da bu kablosuz kartlardanmış. Haberi kendiniz de inceleyin.
Yazıdaki görüntü aynı haberden alınmıştır.

Haber için teşekkürler Deha.

6 Haz 2008

farklı bakış :)

Bir rahip, bir doktor ve bir mühendisin aynı anda golf oynama ihtimalinin düşüklüğü bir yana anafikir açısından değişik bir yaklaşım. Buyrun:

Bir rahip,bir doktor ve bir mühendis golf sahasının boşalmasını beklemektedirler.

Mühendis:"Bu adamlar ne yapıyor böyle? 15 dakikadır bitirmelerini bekliyoruz."
Doktor: "Bilmiyorum ama hiç böyle bir saçmalık görmedim."
Rahip: "Işte görevli geliyor, onunla konuşalım."
Rahip: "Merhaba. Şu anda sahada olan grup ne zaman çıkacak, neden bu kadar yavaşlar?"
Görevli: "Onlar kör itfaiyeciler. Kulübümüzde geçen sene çıkan yangında gözlerini kaybettiler. Bu yüzden istedikleri zaman burada ücretsiz oynamalarına izin verildi.
Rahip:"Ne kadar üzücü, bu akşam onlar için dua edeceğim."
Doktor: "Çok güzel bir fikir. Ben de hastanedeki doktor arkadaşlarla konuşup onlar için bir şeyler yapabilir miyiz diye bakacağım."
Mühendis: "Bu adamlar neden geceleri oynamıyorlar?"

Mühendis, her alanda optimizasyona meyillidir. :)

4 Haz 2008

blogdaki üçüncü sütun

Uzun zamandır blogla uğraşmadığım için farkında olduğum bir sorunsalı sizlerle paylaşamadım. O da şudur:

Internet Explorer web tarayıcısı ile blogumu ziyaret ederseniz, aşağıdaki iki sütunlu sayfa ile karşılaşıyorsunuz. Sayfamda üçüncü sütun olarak görünmesi gereken kısım, Internet Explorer ile bakıldığında, ikinci sütunun altında yerleşmiş görünüyor.



Halbuki ben sayfa tasarımını üç sütunlu olacak şekilde yaptım ve buradaki yazımda da tanıtmıştım. Firefox web tarayıcısı ile gayet düzgün de gözüküyor. Aşağıda görüyorsunuz.




Size tavsiyem Firefox kullanmanız! Çünkü üçüncü sütunda çok güzel eklentilerim var :)
Çünkü Internet Explorer birçok sayfayı buna benzer deformasyonlara uğratabiliyor.

Bu yazı blogumdaki 101'inci yazım oldu. Mümkün olduğu kadar devamını diliyorum...

3 Haz 2008

cankurtaran demek daha anlamlı geliyor


"Ambulansa nasıl yol verilir?" sorulu bir yazı düşmüş e-posta kutuma. Gerçekten de ambulans sireni duyunca ne yapmak lazım? Tabii ki yol vermek lazım ama nasıl yapılacak bu? Basit görülüyorsa da kaçımız doğrusunu bilip uyguluyoruz ve can kurtarılmasına katkıda bulunuyoruz? Yazıyı aşağıda alıntılıyorum:

Ambulans siren sesine duyarsız bir toplum haline gelmişiz. Hatta bazı araç sürücüleri trafikte ambulans sirenini duyunca hele ambulansı görünce fırsatı kaçırmayıp hemen ambulansın arkasına takılıp bu bedava yol açımından yararlanmaya bile kalkıyorlar!

Tahminimce birçok kişi, o ambulansın içinde bir gün canlarının olabileceğini düşünmemiştir. Düşünen de ne yapacağını bilmiyordur.

Genelde ambulans, sireni çalışırken sol şeritten gider. Siren sesi, sol şeridin açılmasına dair bir ikazdır. Fakat sağ şeritteki araçlar da genellikle bu ikaza aldırış bile etmezler. Nasılsa ambulans kendi arkalarında değildir. Oysa asıl iş, asıl can kurtarma işi sağ şeritteki araçlara düşer. Nasıl mı?

Siren sesini duyar duymaz sağ şeritteki araç duracak. O durunca önünde bir boşluk oluşacak. Oluşan boşluğa da ambulansın yolunu kesen soldaki araba kayacak.
Siren sesinin anlamı bu:

"Sağdaki dur, önünü boşalt. Soldaki bu boşluğa kay, yolumu aç!"

Siren sesini duyduğumuzda sağdayken hiç, asıl durması gerekenin siz olduğunuzu düşündünüz mü?

Bir süre ambulans doktorluğu yapmıştım. Öyle zordur ki içeride saniyelerle yarışırken, ambulans şöförünün yerinde duramadığını ve parmaklarının direksiyona geçtiğini görürsünüz. Haklıdır. Çünkü biz sürekli "daha çabuk daha çabuk!" derken, öndeki araçlar bir türlü ilerleyemez ve şöför sol şeritte olmasına rağmen bir türlü yol alamaz.
Trafik karışır...
Korna sesleri...
Bir karmaşa...
Ambulans sireni ve kriz...
İşte böyle, yaşanmış bir kriz okuyalım:
Ambulans sol şeritten sirenle gelirken, kendi şeritlerinde olmadığı için sağ şeritteki arabalar gayet rahatlar. Oysa bu siren sağ şerittekiler için!
Çünkü sağ şeritteki araba duracak, önünde yer açılacak ki soldaki arabalar bu boşluğa girip sol şeritteki ambulansa yol açsın. Yoksa sağ şerit yol vermeden ilerlemeye devam ederse soldaki arabalar nasıl yol versin ambulansa?

Lütfen bu konuya dikkat edelim ve yukarıda yazılanları hep hatırlayalım. Ambulansın içinde yaşananları hiç öğrenmemeniz dileğimle...

Dr. Tijen Acarkan
Bu soruna bir çözüm de benden. Bu araçlara ambulans değil de cankurtaran denmesi gerektiğini düşünüyorum. Daha anlamlı geliyor ve daha çok harekete geçirici bir ifade! Böylece bir kısım vatandaşımız ambulansın anlamının "trafikte arkasına takılarak hızlı gidilmesini sağlayan bir araç" değil de "acil can kurtarmakla görevli ve yol verilmesi gereken bir araç" olduğunu daha iyi farkeder sanırım.