23 May 2011
blogun yeni görünümleri
21 Eyl 2010
tarihi romanlar
Dünyanın İlk Günü: Genç yazar Beyazıt Akman'nın ilk kitabı ve devamı gelecek gibi görünüyor. Yazar yurtdışında yaşıyor ve romanı yazarken dünya çapında saygı görülen kaynaklardan ve arşivlerden yararlandığını belirtiyor. Kitabın konusu kısaca Fatih Sultan Mehmet'in tahta çıkış süreci ve İstanbul'un fethi. İlk bakışta konu çok sıradan ve basit görülebilir fakat kitap o kadar harika kurgulanmış ki kitabı okuduktan sonra Topkapı sarayının önünden geçerken sanki Fatih Sultan Mehmet hala sarayda yaşıyor, Yedikule surlarının önünden geçerken kuşatma daha dün sonlanmış ve başınızı kaldırıp burçlara baktığınızda o ihtişamlı kıyafetleriyle yeniçerileri görecekmiş gibi hissediyorsunuz. En çok beğendiğim ilk 3 kitap arasında olduğunu hiç tereddütsüz söyleyebilirim. Kitapla ilgili daha fazla bilgiyi web sitesinden alabilirsiniz.
İmprimatur: Viyana kuşatması esnasında İtalya'da geçen olayları anlatıyor. Kuşatma altındaki insanların ruh halini ve o zamanlar hakkında bilgi almak için oldukça başarılı bir eser. Tabii ki kuşatmayı yapanlara kuşatma altındakilerin gözüyle bakma fırsatı da veriyor. (ŞG notu: Bu kitabın bir de CD'si var ve kitabı okurken CD'deki müzikleri dinleyerek iyice havaya girebiliyorsunuz :))
1453 Kuşatma: Bu ve bundan sonraki 3 kitap ise Okay Tiryakioğlu'na ait. Kitaplar kadar yazarın yaşam tarzı ve hayatı da son derece ilginç. Yazar aynen Jack Kerouac'in Amerika'da yaşadığı gibi farklı bir coğrafya olan Asya steplerinde yaşayarak bu romanları yazıyor. 1453 Kuşatma da diğer bir Fatih Sultan Mehmet ve İstanbul kuşatması hikayesi, bu romanı diğerinden ayıran ise daha çok Fatih'in o süreç içerisindeki ruh halini anlatmaya çalışması.
Yavuz: Yavuz Sultan Selim'in nasıl 8 sene kısa bir sürede devletin sınırlarını 2,5 katına çıkardığının, babası, kardeşleri ve dünyanın 2 büyük devleti olan Memlük ve Safevilerle olan mücadelesinin hikayesi. Romanı okurken saltanat süresi boyunca siz de Yavuz ile seferden sefere çıkıyor ve roman ilerledikçe nasıl ki etrafındakiler Yavuz'un korkusu ve azametiyle tir tir tiriyorsa siz de onların duygularını hissetmeye başlıyorsunuz.Kanuni: Kitabın alt başlığından da anlaşılacağı gibi babası Yavuz'un kılıçla yaptığını adaletle yapmaya çalışan ve dünyaya Muhteşem diye ün salmış bir hükümdarın hikayesi. Romanı okurken Muhteşem ünvanını tam anlamıyla hak ettiğini görüyorsunuz. Diğer kitaplarda da olan devşirme ve Türk vezirlerinin çekişmesi bu romanda daha fazla vurgulanıyor. Ayrıca roman yazımında da farklı bir teknik kullanılmış.
4 May 2010
gidiyorum gündüz gece
Doga icin Cal 2 / Uzun ince bir yoldayim - official video from Doga icin cal on Vimeo.
20 Mar 2010
einstein'dan sozler
Uzun bir aradan sonra yeniden merhaba :). Aydan aya da olsa yazmayı bırakmadığımı bilmenizi isterim. Evet, bu seferki konumuz Einstein. Albert Einstein'ın bilim dünyasına katkısından bahsetmek gibi büyük bir işe girişmek beni aşar. Ancak stumbleupon üzerinden bulduğum şu stanford sayfasında toplanmış olan, Einstein'ın çeşitli zamanlarda söylemiş olduğu özlü sözler fena halde hoşuma gitti ve bazılarını paylaşmak istedim. Açıkçası facebook'ta zaman zaman çevirilerini paylaştığım bu sözleri bir araya getirip blogda toplamak iyi olur diye düşündüm. Çevirilerimde hata varsa yorum yazın; hemen düzeltebilirim. Daha iyi bir çeviriniz varsa ya da sizin çevirdiğiniz bir söz olursa seve seve eklerim. Eklemeler için arada bir bakabilirsiniz.
"Put your hand on a stove for a minute and it seems like an hour. Sit with that special girl for an hour and it seems like a minute. That's relativity."
20 Oca 2010
beynin çekmeceleri
Beyinlerimiz tıpkı evlerimiz gibidir. Çekmeceler ve dolaplardan oluşur. Beynimize giren her bilgiyi bu çekmece ya da dolaplardan birine tıkıştırırız. Çünkü; ortalığın dağınık olması evde olduğu gibi beynimizde de konforumuzu kaçıran bir durumdur. Parası olmayanların evinde az dolap ve çekmece olması gibi zihinsel ve fikirsel açıdan fakir olanların da beyinlerinde çekmece ve dolap sayısı azdır. Mesela; çevremizde çok sayıda iki çekmeceli beyinler vardır. Her bilgi, olay veya kişiyi; iyi - kötü ya da bizden - onlardan şeklinde ikiye ayırır, ne var ne yok her şeyi bu iki çekmeceye taksim ederler. Bu iki çekmeceli sistemi biraz olsun geliştirip beyinlerine bir kaç çekmece daha ekleyenler bir iki farklı kategorizasyon daha yapmayı başarabiliyorlar. Bu tabii insanlık için küçük ama onlar için önemli bir adım. Bir bakmışsın ki aynı çekmeceye salatalık soyacağı, çizmeler, ödenmemiş faturalar, çamaşır suyu ve nişan yüzüğü denk gelmiş. Olabilir ama sonuçta ortalık pırıl pırıl. Hiç bir dağınıklık yok, kafa konforu yerinde.
Ben evde değil ama beyinlerde dağınıklıktan yanayım. Ya da çok okumak, düşünmek, kafa yormak ve bu sayede yüzbinlerce yeni çekmece edinmek lazım. Edinmek de yetmez edinmeye devam etmek de lazım. Eyvah çok didaktik oldum, kendimden sıkıldım.
27 Eyl 2009
Bay ve Bayan Brown: ARAF'tan alıntı
Yazı, ABD Boston'a burslu olarak siyaset bilimi doktorası yapmaya giden bir Türk genci olan Omer Ozsipahioglu'nun gel-gitli hayatını ve bu hayatla bir şekilde kesişen çok farklıymış gibi görünen hayatların hikaye edildiği, hatta bizzat kelimelerle resmedildiği ARAF romanından alıntıdır. Romanın İngilizce orjinali "The Saint of Incipient Insanities: A novel by Elif Safak".
Sayfa 311:
...Tercih şansı olsa, daha hafif, narin, esnek ve portatif, her gittiği yere kolayca taşınabilen bir soyadına sahip olmak isterdi Ömer Özsipahioğlu, Mr. ve Mrs. Brown gibi.
İstanbul'da lise yıllarında İngilizce dersinde okuduğu ilk kitabın adı İngilizce Öğreniyorum-I'di. Birinci yılın ilk döneminde okutulan ders kitabıydı bu. İkinci dönem başka bir ktaba geçmişlerdi, İngilizce Öğreniyorum-II ve böyle sürüp gitmişti. Fazla bir ilerleme kaydettikleri izlenimi vermiyordu kitaplar; dördüncü ya da beşinci dönemde öğrenciler ders kitaplarının kapaklarını çiziktirerek dalga geçmeye başlamışlardı, Hala İngilizce Öğreniyorum-XIV, Umutsuzca İngilizce Öğrenmeye Devam Ediyorum XXXV. Öğretmenleri bütün dünyada İngilizce eğitiminde temelde aynı sistemin kullanıldığını, yine de farklı ülkelere uyarlarken her kitapta ufak tefek değişiklikler yapıldığnı belirtmişti. Diziyi planlayanların niyeti ne olursa olsun, kitapların başlık ve içerikleri pek başarılı değildi. İngilizceyi insanın asla tam manasıyla keşfedemeyeceği, sadece içinde debelenebileceği bir kaygan zemin gibi gösteriyorlardı; insanın dokunabileceği ama asla elinde tutamayacağı sabunumsu bir yapı. Ne kadar uğraşsan da tutamayacağın senden hızlı bir tavşan-dil, ne ulaşabildiğin, ne de ulaşıp ulaşmamayı umursamama hakkını koruyabildiğin.
Yine de, başlıklarının moral bozucu bir biçimde uzayıp gitmesine rağmen, başkahramanlar Mr. ve Mrs. Brown'dan başka birileri olsa İngilizce Öğreniyorum dizisi daha eğlenceli olabilirdi.
Eğer Türkiye'de nice lise öğrencisi gramere azami dikkat gösterip, asgari kelime hazinesiyle geçinen, iğretiliği kemikleşmiş bir İngilizce konuşuyorsa bunun suçu kısmen de olsa Mr. ve Mrs. Brown'a aitti. İngilizce Öğreniyorum I-II-III-IV... dizisi boyunca en basit faaliyetleri dahi en alengirli şekillerde yaparak sayfalarda kol gezerler, bu arada genç okurlarının yaratıcılık ve hayal yeteneklerine nasıl zarar verdiklerini bilmezlerdi.
Çift, İngilizce Öğreniyorum-I'in ilk sayfalarında, evlerinin mutfağında, ağızları kulaklarında gülümser vaziyette zuhur etmişlerdi. Bu ilk karşılaşmada Mrs. Brown "tabak", "fincan" ve "elma" kelimelerini öğretme vazifesiyle tezgahın yanında duruyor, Mr. Brown ise masada oturmuş, amaçsızca kahvesini yudumluyordu. Sonraki hafta Mrs. Brown "koltuk", "perde" ve herkesi hayrete düşürerek "televizyon" kelimelerini öğretmek üzere yine aynı elbise ve aynı tebessümle oturma odasında hazır ve nazırdı. Mr. Brown görünürlerde yoktu. Sonraki haftalarda çiftin öğretme teknikleri de gülüşleri ve giysileri gibi nadiren değişmişti. Her farklı sahnede Mr. ve Mrs. Brown etraflarındaki her şeyi üç temel ölçüte göre tanımlayıp öğretiyorlardı: renk, büyüklük ve yaş. Böylelikle, Mr. Brown bahçede küçük bir köpek gördüğünde Mrs. Brown yeşil halıyı süpürüyor ya da Mr. Brown eski koltuğunda otururken Mrs. Brown beyaz bir doğum günü pastası yapıyor, işleri karmaşıklaştırma zamanının geldiğine kani olduklarındaysa küçük yeşil yeni halıları süpürüyor ya da büyük yaşlı siyah köpeklere rastlıyorlardı.
Ancak çok geçmeden bu iç mekan sahnelerinin geçici bir safha, çiftin hayatında bir nevi ara dönem olduğu ortaya çıkmıştı. Kitabın ortalarında bir yerlerde o dönem sona erdiğinde, Mr. ve Mrs. Brown bir dizi dış mekan faaliyetine kendilerini vurup bir daha da dur-durak bilmediler. Kafeslerdeki hayvanların isimlerini saymak için hayvanat bahçesine gittiler, otlar, ağaçlar ve çiçekleri öğretmek için dağlara tırmandılar, "gözlük" seçmek, "dondurma" yemek ve "lahana" almak için yakınlardaki çiftliklere, "eldiven", "kemer" ve "küpe" satın almak için mağazalara gittiler, her ne kadar bunları hiç giymeseler de takip eden bölümlerde. Ara sıra tekrarladıkları bir başka faaliyet de uzun, mayışık "güneşli-bir-pazar-günü-idi" pikniklerine çıkmaktı. Orada "kurbağa", "uçurtma", "çekirge" kelimelerini öğrettiler, "tepeler" arasından akan bir "ırmak" kıyısında dinlenirken. Her ne kadar Mr. ve Mrs. Brown dünyanın başka memleketlerinde olup bitenlerle zerrece ilgili görünmeseler de bir keresinde "havaalanı", "gümrük", "bavul" ve "sombrero(Meksikalı şapkası)" kelimelerini öğretmek için Meksika'ya gitmişlerdi. Pek çok öğrenciyi hüsrana uğratan bir çabuklukla geri dönüp, tekrar evlerinde görüldüler; arkadaşlarına ve akrabalarına (her biri sombrerolu) tatil fotoğraflarını göstermek, bir yandan da the past perfect tense'i öğretmek için şatafatlı bir parti vererek.
Dur-durak bilmeden hareket halinde olsalar da, Mr. ve Mrs. Brown'ın asla adım atmadıkları mekanlar da vardı. Asla mezarlıklara gitmezlerdi mesela; sınıftaki oğlanların çoğunun kapısına kadar gidip, içine girmeye cesaret edemedikleri kerhaneler şöyle dursun, yaşam evrenlerinin hiçbir yerinde senatoryumlara, rehabilitasyon kliniklerine, akıl hastanelerine de rastlanmazdı. Mr. Brown'ın bir garsoniyerde ağzı kulaklarında, bütün oğlanların öğrenmeye can attıkları ayıpçı kelimeleri öğretmesini ya da Mrs. Brown'ın bedeniyle, ördekleri göstermek ve doğum günü pastalarını süslemek dışında şeyler yapabileceğini hatırlamasını bekledikleri yoktu. Ama en azından yürüyebilir, sokaklara çıkabilirlerdi. Resmettikleri dünya bunca gerçekdışı ve steril olduğundan, öğrettikleri dil de gerçekdışı ve steril bir hal almış, teorik -yani gramatik- olarak ne söylemek gerektği bilindiği halde İngilizce konuşmak bir nebze olsun kolaylaşmamıştı.
Ardından İngilizce Öğreniyorum-I-II-III... dizisinde öğretilen mutlu hayat taklidinin gerçek hayat tarafından amansızca sınanacağı o lanetli an çıkagelirdi. Çocuklarının İngilizce konuştuğunu duymak orta sınıf Türk anababaları için müthiş bir gururdu. Hiçbir fırsatı kaçırmazlardı. Pat diye, akrabalarının ve arkadaşlarının önünde İngilzce konuşmaya, bir şey söylemeye zorlarlardı, yeterki kulağa yeterince İngilizce gelsin. Anababaların, hiçbir içerik ya da maksat olmaksızın çocuklarının İngilizce konuştuğunu duyma istekleri yeterince kahrediciydi ama beterin beteri olduğu, bu anababalar birkaç turistle karşılaşınca ortaya çıkardı. "Neden konuşmuyorsun," diye dürtelerlerdi çocuklarını, "git konuş turistlerle, sor bakalım bir şeye ihtiyaçları var mı. İki dönemdir İngilizce dersi alıyorsun. Konuşabilirsin!"
Konuşabilirlerdi elbette. Sahne biraz daha farklı olsa turistlerle konuşabilir, hatta muhabbet bile edebilirlerdi. Komalar, ambulans sirenleri, sokak satıcıları, İstanbul keşmekeşi içinde eğri büğrü kaldırımları arşınlayan hayat gailesinde endişeli insanlar arasında olmak yerine, bir dere kıyısında güzel-ve-güneşli-bir-pazar pikniğinde, açan zambakları, öten kurbağaları seyrederek bağlaçlar ve ünlemlerle besleniyor olsalar ve tüyler ürpertici basitlikteki "Kapalı Çarşı'ya nasıl gidebilirim?" sorusu yerine iki ayrı cümleciği zarf bağlaçlarıyla birbirine bağlamaları istenseydi. Konuşabilirlerdi kuşkuduz ama bu koşullar altında değil. Yaz gelene kadar İngilizce öğretmenlerinden, en çok da Mr. ve Mrs. Brown'dan nefret etmiş olurdu öğrenciler. İlk dönem duydukları okkalı tepkiselliğin titrek temelleri üzerine, İngilizce Öğreniyorum-III'e devam etmek için ek motivasyonları olmazdı.
Bu kitapları kemikleştiren, öğretmeyi hedefledikleri kurallardan ziyade reddettikleri kuralsızlıktı: belletilen her şeyin kağıt üzerinde doğru olsa da, hayat tarafından yanlışlanabilir olmasıydı unuttukları. Bu kitapların hasarları öyle büyüktü ki zihninde, sinema ve müziği bu kadar çok sevmese yan etkileriyle hala boğuşuyor olurdu Ömer. Sinema, yani düşük bütçeli, bağımsız, iddiasız, Amerikan/İngiliz/Avusturalya filmleri ve punk/rock/post-punk şarkı sözleri, ezberlemeye mecbur bırakıldığı bütün Advanced English kitaplarından daha çok şey öğretmişti ona.
Hayat, etiyle kanıyla gerçek hayat, gramer kurallarının içinde ikamet etse de sürekli, sistematik olarak bu kuralların dışına çıkmak için patikalar açıyordu kendine. Hayat, gramer kurallarının gereklerine göre cümleler kuruyor ama hemen ardından orada burada delikler açarak dilin özünün sızmasına, kendi yolunu bulmasına da imkan tanıyordu. İngilizce Öğreniyorum kitaplarının öğretmeyi unuttuğu tam da bu "sapma" ve sapmanın benzersiz hazzıydı.


